Zaytung.Com
Zaytung
Uzun uzun yaz
BLOG

Zaytung Özel Röportaj: Ersin Karabulut ile İstanbul'daki Sergisini, Fransa’daki Mütevazi Şöhretini ve Okurken İçten İçe Gıcık Olacağınız Diğer Marifetlerini Konuştuk...

Advertisement
-> Vatandaş, akaryakıt zammının pompa fiyatlarına yansıyacağı açıklamasının ironi mi yoksa gerçek mi olduğu konusunda tedirgin...
-> Ankara'da temaslarda bulunan Taliban heyeti, akşam üzeri yapılan operasyonla etkisiz hale getirildi...
-> Sergen Yalçın'ın yorumculuk günlerinde 'beyinsiz' olarak nitelendirdiklerini araştırma komisyonu kuruluyor...
-> Menzilciler: ''Hani yeni FETÖ bizdik lan?!''
-> TÜGVA'dan paralel devlet yapılanması iddialarına sert yanıt: ''Tamer Karadağlı'nın arkasındayız...''
FOTOHABER

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı'na silahlı saldırı gerçekleştiren 5 teröristi 20 günde serbest bırakan AKP yargısı, Kılıçdaroğlu'nun ''Siyasi cinayetler işlenebilir'' iddiasını incelemeye devam ediyor...

Hüsniye Erdoğan'dan ''minik minik'' eleştirilerine yanıt: ''Elinizi vicdanınıza koyun, 23 kuruşu yolda bulsanız alır mısınız?''

SİNEMA

Soyulmaya Değer Bir Merkez Bankası Olanlar Dikkat, Bu Haber Sizi İlgilendiriyor: La Casa De Papel 5. Sezonuyla Geri Döndü!

VİDEOHABER

Cumhurbaşkanı Erdoğan: ''Bakın son kez anlatıyorum, karpuz seçerken öncelikle...''

ASTROLOJİ

KOÇ (21 Mart - 20 Nisan)

Sevgili Koçlar, en son bundan yaklaşık 3.5 yıl önce sizin burca güzel bir şey yazmışız. Biz üşendik şimdi de siz arşivden girip bi bakıverin. Önümüzdeki 2 yıl da onunla idare etmeniz gerekecek çünkü.... devam...

Belediyenin Almanya’ya eğitime gönderdiği 45 kişiden 43'ü geri dönmedi...

"Aslında dönecekler ama orada kurulu düzenleri var. Yoksa vatanımız cennet..."

Yeni Dönem Karantina Günlerinize ve Story'lerinize Renk Katacak 5 Şahane Öykü Kitabı

Milli Takım'da Kamyonla Para Verilip Yalvar Yakar Takımın Başına Getirildikten Sonra Kuyruğuna Teneke Bağlanarak Yollanacak Yeni Teknik Direktör Arayışları Başladı...

6-1'lik Hollanda yenilgisinin ardından A Milli Futbol Takımı'nda Teknik Direktör Şenol Güneş'in koltuğu sallantıya girerken, Güneş yerine gelebilecek isimler de şimdiden tartışılmaya başlandı. devamı...

N'olmuş n'olmuş?

Zaytung Zone

''Amaaan şimdi eve gidip kim yemek yapacak?'' şeklinde düşünen takipçilerimizi diğerlerinden bi tık daha fazla seviyoruz, dürüst olalım...

Popmundo: Maceralar

Harcamalarını Düzenli Olarak Kısan Genç Bankacı, Farkında Olmadan Avcı-Toplayıcı Yaşama Geri Döndü...

En son evde kendi tütün ve buğdayını yetiştirip birasını yaparak tarım toplumuna geçtiğini ancak bir süre sonra bunların da maliyetli gelmeye başladığını belirten genç bankacı, "Sonra ne oldu bilmiyorum. Kendimi sitenin bahçesinde taşla yonttuğum bir mızrakla kuş avlarken buldum..." sözleriyle geldiği noktayı aktardı... devamı...

Görevdeki İlk Ayında Afganistan Para Birimine TL Karşısında Yüzde 2 Değer Kazandıran Afganistan Merkez Bankası Başkanı: ''Demek bir de şu bilgisayarı açabilsem...''

Taliban yönetimi tarafından 9 Eylül'de Afganistan Merkez Bankası Başkanı olarak atanan Hacı Muhammed İdris, görevdeki ilk ayında Afganistan Afganisi'nin Türk Lirası karşısında %2 değer kazanması nedeniyle bugün bir basın toplantısı düzenledi. devamı...

İçişleri Bakanlığı, Kamusal Alanlardaki Başıboş Çocuk Terörüyle Etkin Mücadele İçin Düğmeye Bastı

Blog

Zaytung Özel Röportaj: Ersin Karabulut ile İstanbul'daki Sergisini, Fransa’daki Mütevazi Şöhretini ve Okurken İçten İçe Gıcık Olacağınız Diğer Marifetlerini Konuştuk...

Sevgili Zaytung ve Ersin Karabulut okurları, sizleri yan yana görmek gerçekten de çok tatlı! Konu malum. Ersin Karabulut bir dakika boş durmuyor. Sergi yapıyor, kitaplar basıyor, senaryolar yazıyor, pandemi misali ülkeler arası süratle yayılıyor.

Biz de boş durmadık. Hemen sesimizi Fransız yaptık, kendisini aradık. Bonjour mösyö dedik, bir röportaj yapalım mı? 'Lan burada da mı buldunuz beni?!' deyince panikleyip kapattık. Ertesi gün farklı numaradan tekrar arayıp bu sefer 'Le Figaro Kültür Sanat Eki'nden arıyoruz' numarası çektik. Yedi ya da ayıp olmasın diye yemiş gibi yaptı. Neyse sonuçta röportaj çıktı mı çıktı. Biz ekmeğimize bakarız...
 

Orada olmadığım için henüz göremediğim sergin ile başlayalım. Biraz bahseder misin iyice moralim bozulsun?

Tabii. Sergi Fransız Kültür’de işlerimin de dahil olduğu üçüncü ya da dördüncü sergi. Hatta benim sergim sadece Fransız Kültür’de oldu. Hani çizgi roman işleri, çizerlik işlerimin sergilendiği hiçbir yer olmadı Türkiye'de. 26 Eylül’e kadar devam edecek. İstanbul’da, en azından Avrupa Yakası’nda olanların görmesini öneririm. Önermek fazla olabilir gerçi de… İsterim yani.

 

Ama Türkiye’de bilinen bir çizersin. Neden sadece Fransız Kültür Merkezi?

Türkiye’de dergiler okunduğu halde, genelde üniversiteden sonra bırakılır. O da bizim alıştığımız bir şeydir ve birazcık çoluk çocuk işi olarak algılanır. Sergilemeye değer bulmazlar yani. Galeriler asla çağırmazlar işte. O anlamda Fransız Kültür’e müteşekkirim. Kültürlerinden dolayı değer veriyorlar ve Türk çizerlerin işleri orada sergileniyor. Öyle garip bir tarafı var.

 

Sergide seninle karşılaşmak mümkün mü? Saat kaç gibi mesela? Tam kaç yani?

(Gülüyor) Valla tesadüfen geçen gün bir çekim için gittim. Basının ilgilendiği yok genel olarak da… Bir kanaldan geldiler sağolsunlar. Orada işte gezen okurlar vardı, denk geldik. Arada gidebilirim, her an orada olabilirim (Çapkınca göz kırpıp kameraya öpücük atıyor. Yanlış).

 

Kitaplarını, sergilerini ya da başka formlarda anlatacağın hikayeleri her daim memnuniyetle karşılayacak bir kitlen var. Buna ben de dahilim ve herkes gibi şunu merak ediyorum: Türkiye’de üretmeye devam edecek misin yoksa Fransızca’ya şimdiden başlasak mı?

Zamanım ve enerjim olsa sadece Türkiye’ye özel şeyler yaparım. Bir ara tam bir küskünlük içerisindeydim, şimdi onu tamir ediyorum aslında. Burada bir tabanın var. Kültürel tabanın var, okur tabanın var. Kodlarını biliyorsun, argosunu biliyorsun, her şeyini biliyorsun. Bu gözden çıkarılabilir bir şey değil. Bu yüzden bunu çöpe atmanın anlamı yok. İyi bir şeye dönüştürmek istiyorum sadece, özellikle sinema-televizyona. 

 

Sinema - televizyon alanında çok iyi işler çıkaracağına şüphe yok. Hatta hemen yap, lütfen yap! Peki, Black Mirror’a gelirsek… Daha dizi ortalıkta yokken senin Black Mirror tadında öykülerin vardı. Dizi popüler olduğunda bi’ gıcık oldun mu? (Bu sefer ben pis pis sırıtıyorum)

(İnadına gülüyor) Ya Black Mirror çok teknoloji özelinde. Distopik bir ortamda geçmesi ve çok kişisel insan ilişkilerinden ilerlemesi açısından çok benziyor, evet. Ele aldığı kısım açısından uzunlugu da benziyor. Zaten Amerika’da Yeraltı Öyküleri’ni pitch etmeye çalıştığımızda Walking Dead’in yapımcılarına filan gitti. Beğendikleri halde dediler ki ‘‘Too much Black Mirror even though it is not really like Black Mirror.’’ Yani… Öyle maalesef. Bizim açımızdan değil de öyle bir şey yaptığımızda izleyicinin Black Mirror demesi söz konusu.

Zaten Fransızlar da ‘‘Black Mirror gibi öyküler’’ diye duyurdular. Ben de okay dedim buna. Yani ben daha önce yazdım kardeşim demenin de bir anlamı yok (Gülüyor ama içi kan ağlıyor.). Onu dediğinde ne değişecek ki hayatında? Şu an bu piyasaya bir şey satamıyor musun? O zaman başka bir şey yaparız.

 

2016’dan beri Fransa’daki çizgi roman piyasasına üretim yapıyorsun. Nasıl oralarda çizer olmak?

Oralarda da hayatını çizer olarak sürdürmek yine zor, Amerika’da da öyle zaten. Fakat halk tarafından görülüş şekilleri gerçekten çok farklı. El üstünde tutulan bir tarafı var. Şöyle söyleyeyim, çok ilgili olmayanlar yani hani çizerler dışındaki çizgi roman meraklıları çok fazla bilmez ama Fransa ve yanında biraz da Belçika dünyada çizgi romanın en önemli merkezlerinden birisi. Çok fazla kitap çıkıyor orada. Çok büyükler. Biraz daha sanat tarafına ağırlık veren bir kültürleri var. Yani Amerikan Marvel DC tarzı ya da Japonya’nın endüstriyel çizgi romanları gibi bir üretim değil. Yine sık sık ama görseline başka bir anlamda değer veren, yüksek sanat kabul edilen bir sanat orada. Çizerler de çok el üstünde tutuluyor. Yani Türkiye'de karikatüristler ya da çizgi romancılar değildir yüksek sanatçı; ressamlardır, heykeltıraşlardır. Fransa ve Belçika'da öylesin. Bu tabii ki çizer için çok süper bir şey yani. Bizim de hep özenmemiz vardı. Zaten küçüklükte Asterix’le ve Tenten’le büyüyünce, onların o bölgeden geldiğini anlayınca, ‘‘Aaa ne güzemiş!’’ diyorsun. Bir parçası olmak istiyorsun. Ama işte uzun yıllar mizah dergileri çizerleri olarak dışarıya açılmaya çok çekindik.

 

Yurt dışına açılmak çoğumuz için bir bariyer. Neden çekiniyoruz?

Çeşitli sebepleri var. Dil bir kere… Fransızca meselesini geçtim, Türkiye'de biliyorsun iyi İngilizce konuşamamak gibi garip bir kompleks var. Yani sanki mükemmel konuşmak gerekiyormuş gibi. Onu yapamayacağımız için hiçbir şekilde konuşmuyoruz. Biliyorsun yani, eminim biliyorsun. İngiltere’ye gittin, Amerika’dasın işte. Kendin bilmiyor olsan dahi görmüşsündür. Bende de vardı o. Zaman içerisinde yurtdışına git gel yapa yapa o biraz gitti. Özellikle Amerika’da hiç bilmeyenlerle karşılaştıkça ve bir şekilde anlaşabildiğini gördüğünde o çekingenlik kayboluyor.

 

Bir diğer bariyer de ırkçılığa uğrarım korkusu sanki… 

Ya da beni sevmezler, beni istemezler burada.

 

Seni yurt dışında istemedikleri oldu mu?

Yani… O istenmeme duygusunu yaşadığım yerler oldu. Özellikle Fransa’da... Ama Paris’te yaşamadım mesela. Küçük şehirlerde bir Fransız leydisinin seni istemediğini görebiliyorsun bazen. Özellikle esmer bir adamsan... Amerika’da da yaşadığım olayı anlatmıştım ya hani sana. Ama bunu sana göstermemeyi başaracak kadar da nezaketi bilen insanlar. Yoksa o benim aslında kendi Türk alınganlığım ve oradan çekip çıkarma çabam. Aslında ignore edebilirsin. Önüme çıkıp sen burada istenmiyorsun diyen biri olmadı. İşte reseptörler açık, onu arıyorsun. O da kompleksten kaynaklanıyor.
 

Peki kompleks neyden kaynaklanıyor?

Biz sevilmeye çalışıyoruz sürekli. Her yerde bizi sevsinler istiyoruz. Sevilmeye çok aç bir toplum ve milletiz. Küçüklükten gelen hep bir azar hali, her an bir şey olabilir kaygısı... Şunu yaparsan bu olur, bilmem ne olursa Allah yakar falan. Sürekli bir korku halindeyiz. Sevileyim, azıcık da iyi bir şey olsun bana istiyorsun. Bu benim için her zaman ekstra özel bir şey olmuştur. Beni orada bulunduğum için sevmezlik etmesin kimse falan... Dışarıda birinin seni sevmemesi okay olabilmeli aslında. Hani şey var ya... ‘‘Avrupa bizi kıskanıyor!’’, ‘‘Dünya bizi konuşuyor!’’ manşetleri. Hep bununla ilgili işte.

 

Nisan ayında Türkçe baskısını yapan Yeraltı Öyküleri öncesince Fransızca olarak yayımlandı. Epey de dikkat çekti. Fransa’dan bu kadar ilgi görmeyi bekliyor muydun?

Oradaki ilgi çok şaşırttı beni. Yeraltı öyküleri benim ikincil bir işim aslında. Sandık İçi gibi sevilmemiştir. Daha kendine has bir kitlesi oldu hep. O yüzden hani popüler olabileceğini düşünmedim. Çok da popüler olmadı ama yeni bir isme göre ilgi gördü. Bir ay sonra ikinci baskısını yaptı falan...Bunlar orası için bile iyi rakamlar. Birazcık metaforlar, eleştiriler var öykülerde. Fransa'nın da protest bir tarafı var. Onunla örtüştüğünü düşünüyorum. Brezilya’da basıldı şimdi bi’ de. Ülke ülke yaymaya çalışıyorum yani kendimi. Virüs gibi yayılcam! Pandemi olcam! (Ellerimizle başımızın üstünde manşetleyip röportaj gülüşleri yapıyoruz.)


- Röportajın bu kısmında Fransa, Belçika ve Brezilya zihinlerde kol kola giriyor ve Harun Kolçak’tan Gir Kanıma’yı söylüyor -

 

Yakında başka kitaplar da olacak mı?

Şimdi Fransa’da ikinci bir yayınevim var. Biliyorsun otobiyografik bir kitap yapıyorum. O bitmeden ölürsem diye ödüm kopuyor. Üçleme olacak eğer yapabilirsem.


İşte o sorunun tam vakti: Türkçe baskısı olacak mı?

Evet ama Türkiye’de yayımlanınca ne olacak diye çok korkuyorum. Aslında çok soft ama biliyorsun bizi yurt dışına şikayet etti paranoyası var ya hani. Yabancı bir yayıncıya yapınca hemen böyle ajan mısın falan filan…Umarım öyle bir şey olmaz. Zaten Türkiye’de de yakın zamanlı ya da eş zamanlı basılması isteniyor. Hatta aynı zamanda çıkarsa belki daha iyi olur.
 

‘‘Ben sevgi görmek için çizer oldum.’’

 

Kitabın ilk sayfalarını renklendirme öncesi görebilme şansım olmuştu. O günden beri tamamını çok merak ediyorum. Neler olacak içeriğinde? Kitap çıkana dek bilgi istiyoruz, oyalanmak istiyoruz!

(Gülüyor) İlk kitap Bayrampaşa’da doğup büyümek, sonra ailesi pek istemese de çizer olmak, arkasından işte Penguen dergisi. Tayyip Erdoğan’ın açtığı Tayyipler Alemi kapağının davasına kadar gidiyor. Orada artık bir sınavdan geçiyor karakter.


‘‘Bir tarafımda Musa Kart’a açılan davayı eleştirmeliyiz diyen Selçuk Erdem, bir tarafımda oğlum böyle işlere bulaşılır mı hiç diyen babam...’’

 

Nasıl bir sınavdan geçiyor karakter?

Dava açıldığında çok korkmuştum. Tam da böyle acaba ben okula dönüp grafik tasarım eğitimi mi alsam, grafiker mi olsam dediğim bir dönemdi. Bir de böyle dava filan açılınca… Tehdit de almıştık. Bıraksam mı acaba diye düşünüyordum. Benim o zamana kadar hani böyle dik duruyoruz, politik işler yapıyoruz, ne söylenmesi gerekiyorsa söyleyeceğiz gibi dertlerim olmamıştı. Ben sevgi görmek için çizer oldum. Bi de para oluyorsa ne ala. Dolayısıyla ülkenin başına gelmiş inanılmaz sert bir adamın hakkında aniden kapak yapılması filan... O zaman korktum yani. Bir tanesini de ben çizecektim ama o gün köşemi inanılmaz geciktirdim. Selçuk Erdem geldi, ya sana verecektim bir tanesini dedi. ‘‘Abi köşem var, sonra yapayım.’’ derken gitti. Bir tarafta Selçuk Erdem ‘‘Musa Kart’a açılan davayı eleştirmeliyiz, bir şey söylemeliyiz.’’ diyor, bir tarafta da babam ‘‘Oğlum böyle işlere bulaşılır mı hiç saçmalama.’’ diyor. O arada kalmışlık. Öykü de öyle bir şey. O sınavı yaşıyor karakter. Küçüklükten beri çizer olmak isteyip sonunda oluyor, o sınavla yüzleşiyor ve olmaya devam ediyor. İkinci kitap da planladığıma ve yayınevinin istediğine göre Uykusuz Dergisi’nin kuruluşu, Gezi olayları, 15 Temmuz darbesi sırasında vaziyetler falan filan. Tabii ki Gezi derken ilk kitapta da 28 Şubat’tan bahsediyorum mesela. Ama tarihi bir kitap gibi ya da 32.Gün gibi değil. Tamamen çizer olmak isteyen bir çocuğun perspektifinden arka plan.

 

‘‘Erdoğan’ı artık kapağa çizmiyoruz. Çizersek bayiler dışarı koymuyor.’’

 

Türkiye’de çizer olmanın zorluğu malum. Sen bununla nasıl baş ediyorsun?

Valla korkarak baş ediyorum. Yani baş edemiyorum galiba. Birazcık işte Yeraltı Öyküleri’ne metaforlar koyuyorum. O zaman çok bulaşmıyorlar. Yani okumaz kimse de…Tut ki birileri okudu ve anladı. Doğrudan olmadıkça çok üzerlerine alınmıyorlar. Birazcık böyle fabl gibi takılıyorsun. Ara dere bir şey. Ama Uykusuz devam ediyor. O hep stresli. Tayyip Erdoğan’ı artık kapağa çizmiyoruz. Yani çok zorda kalmazsak çizmiyoruz. Çizmememizin sebebi, gizli bir şey olmadığı için rahatlıkla söylüyorum, çizersek bayiler dışarıya koymuyor. Sergilenmesi artık sıkıntı. Çizilemez birisi oldu. Öyle idare ediyoruz yani. Dava açıldı zaten üç tane karikatüre ama beraat ettik yakın bir zamanda.

 

Uykusuz’a açılan davalar mı bunlar?

Evet, evet. Şu an karikatürden yeni bir davamız yok ama korkuyoruz. Her an, her şey olabilir. Tweet yüzünden gözaltına alınıyorsan, internette gözüken bir kapak nedeniyle neden alınmayasın? Allah’tan mizah filan diye çok bir şey yapmıyorlar. Arada bir tokat atıyorlar davayla işte, o kadar.
 



İlluminati camiasıyla imza günü hatırası

 

Yurt dışına yönelmende Türkiye’deki boğucu atmosferin payı ne ölçüde?

Valla bir tane kapak çizmiştim Uykusuz’a. Normalde derginin kapaklarına yapılan yorumlara çok bakmam ama Facebook’ta çok yorum vardı. Bir tanesi şey demiş. ‘‘Bunu çizenin annesini tanıyorum. İsrail’e ajanlık yapıyor, İsrail’den para alıyor.’’ Annemi düşünüyorum böyle, orda duruyo koltukta filan. Annem İsrail’den para alıyormuş. Şimdi bu mesela gülünüp geçilecek bir şey ya hani ama bu adamın bunu söyleyebilmesine ortam hazırlanan bir ülke burası. Bu adam bunu söyleyebiliyor ve kimse ‘‘Manyak mısın?’’ demiyor. Çünkü herkes her şeyi söyleyebiliyor. Kafalar tamamen karıştı. ‘‘Yine hainlik yapıyorsun Uykusuz. Bu vatanı bi sevemediniz Uykusuz!’’ yorumları filan… Umursamadığını düşünüyorsun ama bunları göre göre bir yerin aşınıyor yani. Kalbinde bir şeyler aşınıyor. Çok fazla muhattap olmuşsun çünkü. Penguen’den beri 20 yıldır bunları yaşıyorsun. Bir yerden sonra kendi kendine rüzgara karşı savaşıyormuşsun gibi hissediyorsun. Çünkü bir yandan Paris’teki bir imza günü oluyor. 75 yaşında amcalar flurlarıyla gelmiş, kitabı okumuşlar bi de. ‘‘Şu öyküde söylemek istediğiniz şey üzerine konuşmak istiyorum’’ diyor. Başka türlü değer veriyorlar sana. Bir yandan da öbürü bunu çizenin annesi İsrail’den maaş alıyor diyor. Bu tezat arasında sürekli kalınca diyorsun ki orası daha iyi davranıyor bana. Hani ben tam gitmiş sayılmam, gezer bir haldeyim. Yönelmek diyeyim, tamamen bununla ilişkili. Benim yoksa başka bir yerde yaşamak filan aklımın ucundan geçmezdi. İstanbul’u çok seviyordum ben.


‘‘Kendimi kaçtı, başka yöne gitti, ülkesini önemsemiyor gibi hissetmiyorum. ‘‘


Şu an Türkiye’desin ama hala kısmen Amerika’da yaşamaya devam ediyorsun. Neden gittin Amerika’ya?

2016’da bir kanal tarafından ilk bir hedef gösterildik. Dava açıldı, tehdit mehdit bi şeyler oluyordu. O ara kafayı çok üşüttüm. Ellerim titrediği için doktora gittim. Bunu yazabilirsin bu arada, sorun değil yani. Doktor da dedi ki ‘‘Siz kafayı çok takmışsınız bu işlere, biraz ara verin, uzağa gidin biraz…’’. Benim de işte Amerika’da en yakın arkadaşım yaşıyor. Onun yanında 6 ay kaldım. Arkasından vize yeniledim, uzun uzun kaldım. Fransa da öyle, gidebilirsem gittim hep. Oradaki bağlarımı güçlendirmek zorundayım. Türkiye'de kalsam bile bir şekilde ekonomik karşılığı var.

 

Nedir ekonomik boyutu?

Türkiye’ye bir kitap yapıyorsun, kurdan ve ücretten Fransa’ya göre 20 katı falan daha az kazanıyorsun. Fransa’da hem kazanıyorsun hem de saygı görüyorsun. Kültür Merkezi’nde sergini yapıyorlar filan. N’apcaksın yani? Bu ülkeye bir şeyler katmalıyız savaşı tabii ki çok güzel ama bir yandan da biz zaten senelerce uğraştık bunun için. Bayide hala bir iki tane muhalif mizah dergisi bulunabilmesinin mücadelesini veriyoruz

‘‘Öyle bir delirme ki… Mizahını yapsan nolcak, yapmasan nolcak. ’’


Amerika’dayken Türkiye gündemine tutkulu bir biçimde kilitli olduğunu hatırlıyorum. Pek de uzağa gitmedin bana göre...

Kedilerim burada, ailem burada, dergi burada. Ne olursa olsun rahatlığına hiç ulaşamadım. Bi’ ara biraz abarttım hatta. Sürekli gündem takip ediyorum, bakalım ne diyecek falan filan. Yanında kaldığım yakın arkadaşım Taylan demişti işte.‘‘Dergi için bakmanı anlıyorum ama sen biraz fazla takip ediyorsun, mutsuz ediyorsun kendini’’ diye. Arada kalmışsın tam. Gideceksin, geleceksin. Bir şeyler de söylemen lazım. Oradayken başka türlü bir baskı altındaydık. Ulan uzaktayım, uzaktayken bari cesaret gelsin istiyosun. Neticede gittim geldim, şu an Türkiye’deyim. Hiç de farklı değil yani. Amerika’ya döneceğim halde orada neler olup bitiyor bilmiyorum. Burası tamamen domine etti hayatımı. Çünkü çok fazla şey oluyor. Bununla ilgili bir şey söylemek istesen söyleyecek şeyler azaldı. Ne söyleyeceksin yani? Artık bir geyik oldu ama var ya ‘‘Zaytung değil’’ diye. Öyle bir seviyeye gelinmiş bir ülkede mizah dergisi olarak işlevin de kalmıyor. Derginin karikatürleri olarak bir işlevin yok. Onun ötesine geçemiyorsun, daha absürdünü buluyorlar. O anlamda da boşa düştük yani.

 

Malzeme çok ama rol mü azalıyor?

E tabii, bi’ de o kadar çok şey var ki! Uyanıyorum, Twitter’a bakıyorum ve ilk olarak mizah görüyorum. Git, git, git… Olayın kendisini bulamıyorum. Bu tabii ki bir baş etme yöntemi. Artık herkes kafayı yedi. Ama bunun bu kadar bu seviyede olması… Akıllı olmayanları yani. ‘‘Lebaleb höhö hö!’’,  ‘‘Pudra şekeri mi çekmiş? Höhöhö!’’... Of bi’ dur ya, yapma mizah. ‘‘Silivri soğuktur’’ falan… Yeter yani. Öyle bir noktaya gelince sen çizer olarak ciddi olmak istiyorsun. Çok ciddi bir dergi filan yapmak istiyorum artık. Yapsın lebalebler mizahını. Bezdik yani artık, gerçekten bezdim. Bunu nasıl aktarcaksın bilmiyorum, halledersin sen (gülüyor).
 

Silivri soğuktur Ersin, aktaramam belki :(

(Röportajın bu kısmında Ersin Karabulut sinir krizi dışavurumu olması daha muhtemel bir kahkaha atıyor ve şüpheli bir biçimde görüntüsü donuyor. Editörünüz tüm tuşlara rastgele basarak yetenekli çizeri röportaja döndürmeyi başarıyor.)


Ersin Karabulut sinir krizi eşiği gülüşü (temsili gibi ama değil gibi)

 

Türkiye’de rüştünü ispatlamış bir çizer olarak Amerika’daki hayat nasıl?

Orada hiç kimse olmak koydu aslında en başta. Bir tane sevdiğim bir senaristle buluşmayı başardım. Adam kısa bir süreliğine geldi. Kahve aldım adama, konuşuyoruz. Kendimi anlatmaya çalışıyorum. Ben de Türkiye'de çiziyorum ediyorum böyle filan. Ama bizde biliyorsun tevazu göstermen gerekiyor ya kültürde. Amerika’da bilmediğin adama ben de çiziyorum kendimce dersen sen amatör birisin. Tam tersi baya anlatman lazım. Onu yapmadığım için ve yapma skill’lerimi de çok geliştiremediğim için istediğim karşılığı birçok kişiden alamadım. Bağlantı anlamında ‘‘Who is this freak?’’ olduğumdan emindim. Yani bir tane parti gibi bir şeye gittik, bir tane animasyon kanalında çizen bir çocukla tanıştırdılar. Ben de heyecanla konuştum. Bakayım işlerine istersen dedi. Ben de sevindim. Çok şaşırdı. Tavrımla işin kalitesini bağdaştıramadı. Ben de onun işlerini merak ettim, baktım. Gerçekten Uykusuz’un amatör sayfasına belki koyarım belki koymam yani… Öyle bir şey. Dolayısıyla o tavrımı değiştirmem gerektiğini anlama egzersizi açısından Amerika iyiydi. Amerika’da kimseye tutup ‘‘Biz de kendimizce işte’’ falan demenin faydası yok. Bence hiçbir yerde yok. Kendi değerini de bilmen lazım. Kendini koyduğun yeri kibarca insanlara söyleyebilirsin. Hava atmak anlamına gelmez. Ya işte çiziyoruz yerine 24 yıldır şu şu dergilerde çalıştım diyebilirsin. Türkiye’de biz bunu yapıyoruz çünkü karşılığında ‘‘Bana artistlik mi yapıyorsun?’’ diye bir şey var. Gerçeği de söyleyemiyorsun. Kültürün yarattığı bir şey. O yüzden Amerika’da insanlarla tanışırken bunun sıkıntısı yaşadım. Tabii Türkiye’deki biri olma sürekli kendisini hatırlatıyor. Ya da istenmediğinde… Ne bileyim Starbucks’taki kadın çantasını önüne çektiğinde ‘‘LAN benim 10 tane kitabım var, sen kimsin!’’ gibi bir his yaşadığım olmuştur (Gülüşmeler). Ama o da iyi bir egzersizdi. Avrupa’da değil de Amerika’da bulunmak; bu anlamda burnunu sürtmek, ilgiymiş, bilmem neymiş bunların ne kadar gelip geçici olduğunu görmek ve o similasyonu yaşatması açısından müthiş bir tecrübeydi. Hem de kıymetini bilmek açısından...Müteşekkirim yani önümdeki kadına.
 

İstanbul’da sergin devam ediyor. Pek bir şey kazandırmadığı halde kitaplarını Türkiye’de yayımlamaya devam etmek için çabalıyorsun. Kurucusu ve editörlerinden olduğun Uykusuz’a mesain zaten hiç bitmiyor. Bu zamana kadar geçtiğin zorlukları okuyucularına pek yansıtmadın. E bilmeyen okuyucu da haliyle bu adam neden çizmiyor kardeşim dergiye diyor. Güceniyor, kırılıyor. Onlara söylemek istediğin bir şey var mı?

Yani şöyle, var tabii. Dergiyi kuran tayfa çok fazla yok dergide. Eskisi kadar iyi bir dergi de yapamıyoruz. İnsanların motivasyonu da dağıldı, onu itiraf etmek gerekiyor. Keşke ülke şartları farklı olsaydı. Tutup yaptığımız kapaklardan karikatürlerden dolayı davalar açılmasaydı. Vergi dairesinden dergi alacağını daha kolay alabilseydin ya da bu iş için kurduğumuz şirketin zorlukları bu kadar çok olmasaydı. Devlet bir şekilde bu tarz bir yayına destek olsaydı, sponsor olsaydı. Ama böyle bir ülkede yaşamıyoruz ve bunlar insanları çok yoruyor. Bu bizi çok yordu yani. Bunlarla mücadele etmek çok yordu. Legal konuda, ortaklık konularında filan senin bildiğin ama insanların bilmedikleri şeyler var. Bu süreçte çok büyük hayal kırıklıkları yaşadık biz. 2007’den beri başımıza çok fazla şey geldi. Bunlar da belki bir kitap konusu olacak yani. Dolayısıyla istediğim gibi Türkiye’ye ya da Uykusuz’a üretemediğim için üzülüyorum. Arkadaşlarım üretemediği için okur olarak üzülüyorum. Ama şartlar bu duruma getirdi. Ben açıkcası çok çizdiğimi ve dediğim gibi bu kültüre ya da insanlara bir şey kattığımı düşünüyorum. Dergiyi çıkarma mücadelesine devam ettiğim için seviniyorum ama tabii gönül ister ki her hafta aynı şevkle çizeyim, inanılmaz kapaklar yapalım. Ama zamanlar değişiyor, ülke değişiyor, insanlar değişiyor. Büyüyor, yaşlanıyor, merakını ve ilgisini kaybediyor. Değişiyor. Bizim okurlarımız da değişiyor. Sadece biz değişmiyoruz.


Röportajın bu kısmında uzun bir sessizlik oluyor...


İyi misin?

Evet, evet...

 

Yoruldun mu?

Ya röportajdan yorulmadım da.. Bütün gü…

 

Hah, süper! Çünkü benim de baya anlatacaklarım var biliyo musuuuun :)

Hadi ya…
 

Röportaj sona erdikten sonra bir buçuk saat kadar da editörünüz anlatıyor. İlk otuz dakikadan sonra Karabulut’un internetinin sık kesilmesi ve yetenekli çizerin görüntüsünün uzun süreler donması nedeniyle editörünüzün son cümlelerini toplaması bi yarım saat daha sürüyor. Ardından görüşmeyi sonlanıyor.

 

[Zaytung Bilişim Departmanı’nın titizlikle incelediği röportaj kayıtlarında Ersin Karabulut’un ‘‘internet kesildi ya’’ dediği dakikalarda bariz bir şekilde nefes alıp verdiği, el çabukluğuyla kedisini sevdiği, doğrulup belini iki kez rahatlattığı, koşarak mutfaktan su alıp geldiği, 14 sayfası kalan yeni kitabını bitirdiği ve evet kitabın Türkçe baskısının da olacağı açıkça tespit edilmiştir. ]


facebook'ta Paylaş twitter'a yolla Allah'a havale et

Yorumlar:

Sıradaki Blog İçerikleri:

Sıradaki Haberler:

(11.4.2021)

Belediyenin Almanya’ya eğitime gönderdiği 45 kişiden 43'ü geri dönmedi...

"Aslında dönecekler ama orada kurulu düzenleri var. Yoksa vatanımız cennet..."

Vahit Gözgel, Emekli


Diğer yorumlar ->

(25.11.2020)

AKP Denizli Milletvekili Nilgün Ök: ''18 yıl önce araba var mıydı?''

"Genel Başkanları buzdolabı olmadığını iddia ediyordu. Bu yine biraz insaflı çıktı.."

Uğurhan Culak, Elektrik tesisatçısı


Diğer yorumlar ->