28 Years Later - Covid'in Kabusunu Sinemaya Taşıyan Film
Danny Boyle imzalı bu yeni 28 serisi filmi, Covid-19`un başlarında herkesin bir kere olsun kabusunda gördüğü o senaryoyu beyaz perdeye taşıyor: Marketten alınan ambalajlı gıdalar yeterince yıkanamadığı için dünya çökmüş ve virüs, luppolar dahil her şeyi yutmuş.
Konu ne?
Virüsün sardığı İngiltere'de, anakaradan koparılmış bir adada yaşayan bir grup hayatta kalan var. Spike adında bir genç, hasta annesi Isla'yı tedavi ettirmek umuduyla anakaraya geçiyor, orada enfekteleri ve gizemli Dr. Kelson'ı keşfediyor. Yani temelde "anne için anakaraya kaçak yolculuk" hikâyesi, ama anakara artık zombilerin memleketi olmuş.
Hikâye nereye kayboldu?
Şunu söylemeden geçemeyeceğim: senaryo sanki "atmosferi güzelce kurduk, hikâyeyi bir kenara koyduk" mantığıyla yazılmış. Bir noktada ekrana bakıp "tamam atmosfer güzel de bir olay örgüsü de lazım" diye söylenmeye başlıyorsunuz. Sinemadan ziyade dizi tadı veriyor (Netflix bizi mahvettin), sanki bir bölüm izleyip "devamı gelecek hafta" diyeceksiniz ama film orada bitiyor. Meğer bu tesadüf değilmiş, film gerçekten bir devam filmiyle (Kemik Tapınağı) art arda çekilmiş, yani bu "yarım kalmışlık hissi" muhtemelen bilerek yapılmış bir pazarlama taktiği, "devam filmine gel" diye fısıldıyor sanki.
Görsel olarak bomba gibi
Burada işler tersine dönüyor: zombileri vurdukları sahnelerde kullanılan çekim tekniği gerçekten iPhone kullanılarak yapılmış. Evet, koca bütçeli bir Hollywood filmi cebimizdeki telefonla çekilmiş, bunu öğrenince "yani ben de cebimdekiyle böyle bir şey çekebilir miyim" diye bir özgüven patlaması yaşıyorsunuz. Hemen cevap vereyim hayır, çekemezsiniz.Umarım çekebileceğiniz bir atmosferde de bulunmazsınız, iyiliğiniz için. O 360 derece dönen açılar, görsel efektler gerçekten harika, kamera sanki kendi başına bir karakter gibi etrafta dönüp duruyor. Fazla olsa yorarmış tadında kullanılmış.
O nasıl şiir gerim gerim gerildik
Filmin müzikleri de harika, ama asıl beni vuran bir şiir oldu.Gerilim sahnelerinde okunan, Rudyard Kipling'in "Boots" adlı şiirinin 1915'te kaydedilmiş bir okuması. O tekdüze, gittikçe çığlığa dönüşen ses, askerlerin yürüyüş ritmini taklit ediyormuş. Filmi unutsam bile, o sesi yıllar sonra bir yerde duysam tüylerim diken diken olur herhalde. Keloğlan çizgi filmine koysan bu şiiri o bile ürpertici olabilir. Aslında büyük ihtimalle o daha ürpertici olur.
Doktor bizi şaşırttı
Dr. Kelson'ın çocuğa ve anneye yaklaşımı gerçekten çok iyi yazılmış. Gerilim filmi olduğu için sürekli "şimdi bu adam bir kötülük yapacak, kesin bir bit yeniği var" diye beklerken, adam sonuna kadar gayet düzgün davranıyor, sizi mahcup ediyor resmen. "Yalnız yaşayan tuhaf adam" karakterlerinin ya hep kötü ya hep aslında melek çıktığı bu sektörde, bu denge gerçekten takdire şayan.
Kemik tapınağı meselesi
Bir de bu doktorun inşa ettiği kemik tapınağı var ki, maşallah, tek başına nasıl dikmiş bunu bir gün oturup uzun uzun dinlemek isteriz vallahi. Adam temizlenmiş insan kemiklerinden bir anıt yapmış, "memento mori" felsefesiyle süslemiş, üstüne bir de aklını kaybetmemiş. Burası ayrı bir mucize zaten, ben tek bir IKEA dolabını kurarken sinir krizi geçiriyorum, adam kemikten tapınak inşa etmiş.
Puan: Görsel teknik 95, o şiir tek başına 100, senaryoda hikaye olsa 60 olmadığı için 30
(yvzozen Brüksel'den bildirdi)
facebook'ta Paylaş twitter'a yolla Allah'a havale et
|
|







.jpg)















(1).png)