Iguana Tokyo – Filmi Anlama Konusunda Evdeki İguanayla Eşit Şartlarda Yarışmak...
Sivas filmiyle Venedik’ten Jüri Özel Ödülü’yle dönen Kaan Müjdeci’nin ikinci uzun metrajı Iguana Tokyo, Türkiye’de HBO Max üzerinden izleyiciyle buluşuyor. Tokyo’da yaşayan Türk bir ailenin sanal gerçeklik oyunu üzerinden gerçeklikle bağını yitirmesini anlatan film; bilimkurgu, aile draması, psikanaliz ve dev bir iguanayı aynı eve kapatarak yaklaşık iki saat boyunca hangisinin önce birbirini yiyeceğini izliyor.
Filmin merkezinde Saadet, Ertan ve kızları Tokyo’dan oluşan üç kişilik bir aile var. Burada ilk önemli bilgimiz, ailenin çocuğunun adının Tokyo olması. Dolayısıyla filmin daha başında “Iguana Tokyo”nun Tokyo’da yaşayan bir iguana mı, Tokyo isimli kızın iguanası mı, yoksa yönetmenin açıklamayı gerekli görmediği başka bir metafor mu olduğu konusunda hafif bir tedirginlik başlıyor. Neyse ki film ilerledikçe bu sorunun cevabını alamıyor, onun yerine çok daha fazla soruyla baş başa kalıyoruz.
Aile, Tokyo’nun doğum günü için evlerine M² adlı bir sanal gerçeklik oyunu kuruyor. Oyunun temel mantığı oldukça basit: Kim daha başarılı oynarsa evin hâkimiyetini ele geçiriyor ve o kişinin odası büyüyor. Kaybedenlerin odaları ise hareketli duvarlar sayesinde küçülüyor. İstanbul’daki konut fiyatları düşünüldüğünde bunun bilimkurgu kısmı biraz tartışmalı. Türkiye’de benzer bir sistem yıllardır “Kirayı kim ödüyorsa kumanda onda kalır” adıyla başarıyla uygulanıyor.
Başlangıçta eğlenceli görünen oyun kısa süre içinde ailenin gerçek hayatına sızmaya, anne, baba ve kız arasındaki eski kırgınlıkları, bastırılmış arzuları ve iktidar mücadelesini ortaya çıkarmaya başlıyor. Odalar büyüyüp küçülürken aile fertlerinin ruh sağlığı da benzer bir mimari esneklik gösteriyor. Evin yüzölçümü sabit kaldığı hâlde herkesin bilinçaltında yeni odalar, koridorlar ve çocukluk travmaları açılıyor. Japon emlak piyasasının bu duruma nasıl izin verdiği ise filmin çözmeden bıraktığı gizemlerden yalnızca biri.
Iguana Tokyo, bir süre sonra gerçek dünya, oyun, rüya ve bilinçaltı arasında sürekli geçiş yapmaya başlıyor. İzleyici olarak hangi düzlemde olduğunuzu anlamaya çalışırken filmin Oidipus kompleksi, Elektra kompleksi, aile içi güç ilişkileri ve teknoloji bağımlılığı gibi konuları da masaya koyduğunu fark ediyorsunuz. Masada boş yer kalmadığı noktada iguana da gelip oturuyor. O andan itibaren yapılabilecek en mantıklı şey, filmi anlamaya çalışmayı bırakıp sürüngenin yüz ifadesini takip etmek.
Zaten filmde yaşananların tehlikeli bir noktaya geldiğini fark eden tek canlı da evin iguanası. Bu açıdan bakıldığında kendisi yalnızca bir evcil hayvan değil, aynı zamanda filmin en dikkatli izleyicisi. Aile fertleri gerçeklikle bağlarını kaybederken iguana köşesinde sessizce durup bütün sembolleri çözüyor, karakterlerin motivasyonlarını analiz ediyor ve muhtemelen filmin finali hakkında Letterboxd’a üç paragraflık bir değerlendirme yazıyor. Bizim filmi izlerken ulaştığımız düşünsel seviye ise genellikle “Ertan Saban gerçekten Japonca mı konuşuyor şu anda?” civarında kalıyor.
Filmin en güçlü tarafı kuşkusuz kurduğu görsel ve işitsel dünya. Tokyo’nun dar ve tekinsiz mekânları, hareket eden duvarlar, parlak renklerle karanlık köşeler arasında gidip gelen görüntüler ve huzursuz edici ses tasarımı, ortada anlamasanız bile önemli bir şeyler olduğuna sizi ikna ediyor. Bazı sahnelerde görüntü o kadar etkileyici ki “Acaba ben mi yeterince dikkatli izlemedim?” diyerek filmi suçlamaktan vazgeçip kısa süreliğine kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Bu duygu yaklaşık üç dakika sonra gelen yeni bir metaforla sona eriyor.
Öte yandan film, anlattığı meseleleri biraz daha açmak yerine üzerlerine yenilerini eklemeyi tercih ediyor. Ailenin neden Tokyo’da yaşadığı, neden çoğunlukla Japonca konuştuğu, anne ve babanın oyun dışında ne yaptığı ya da çevrelerinde başka insanlar bulunup bulunmadığı pek önemli değil. Film bizi doğrudan bu evin içine bırakıyor ve çıkış kapısını göstermiyor. Bir noktadan sonra karakterlerle birlikte izleyicinin de yaşadığı alan daralmaya başlıyor. M² oyununda başarısız oldukça küçülen odaların sinemasal karşılığını böylece bizzat deneyimlemiş oluyoruz.
Saadet Işıl Aksoy ve Ertan Saban’ın performansları, içinde bulundukları bütün bu tuhaflığı ciddi biçimde taşımaları açısından ayrıca takdire değer. Özellikle Ertan Saban’ın Japonca konuştuğu sahneler, beynin görüntüyü ve sesi eşleştirmek için kısa süreli bir sistem güncellemesine ihtiyaç duymasına neden oluyor. Filmin dünyasında bu durum son derece olağan karşılanırken izleyicinin alışması biraz zaman alıyor. Zaten alıştığınız anda da gerçeklik değişiyor ve uğraşacak başka bir mesele çıkıyor.
Sonuç olarak Iguana Tokyo, ne anlatmak istediğini her zaman açık biçimde söylemeyen, fakat nasıl görünmek istediğini çok iyi bilen bir film. Kolay tüketilen, hikâyesini başı ve sonuyla açıklayan klasik bir bilimkurgu bekleyenleri biraz yorabilir. “Film bittikten sonra yarım saat internette açıklamasını ararım, bu da deneyimin bir parçası” diyenler içinse oldukça ilginç bir seyirlik.
Filmin sonunda her şeyi tam olarak anlayamamış olabilirsiniz. Merak etmeyin; aile de anlamıyor. Yönetmen açıklamıyor. İguana ise biliyor ama konuşmuyor. Elimizdeki bütün veriler bunlar.
facebook'ta Paylaş twitter'a yolla Allah'a havale et
okumak ister misiniz?
|
|
|
|




.png)



.jpg)
















